301 Moved Permanently

Moved Permanently

The document has moved here.

Yazı Detayı
22 Eylül 2020 - Salı 15:03 Bu yazı 106 kez okundu
 
Eskiler ve Yeniler
Nadire TATLI
 
 

Eskiler neden değerlidir sizce? Eski oldukları için mi? Antika değeri kazandıkları içindir belki de. Ya da azdırlar, fazla tüketilmemişlerdir, sürekli göz önünde değildirler. İğne oyalarını, kasnak işlerini, kanaviçeleri düşünün. Nasıl el emeği, göz nuru dökülürdü. İşlemeli bohçalara sarılır, lavanta çiçeği kokuları içinde saklanırdı çeyiz sandıklarında. Eskiden sandıklar vardı, oymalı, ince el işçiliği gerektiren ahşap sandıklar. Binbir emekle, göz nuruyla işlenen örtüler, çarşaflar, sehpa örtüleri, iğne oyaları, kasnak işleri gün yüzüne çıkmak için gün sayarlardı bu zarif yuvalarında. Sabun tozları konurdu, içindeki narin parçaları güveler yemesin diye. Eskilere biz çok anlam yüklediğimiz için mi değerli acaba? Yoksa az bulundukları için mi?

 

Eskiden mektuplar vardı, ucu yanık sevda mektupları, hal hatır soran dost mektupları, “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpen” mektuplar. Bayramlarda kartpostal gönderilirdi uzaktaki yakınlarımıza. Tek tek özenle yazılırdı, en güzel yazımızla. Babamın yazısı kötü olduğu için bana yazdırırdı. Şimdiki kadar matbu olmasa da benzer sözcükler kullanılırdı “Bilmem kim ailesinin bayramını kutlar, sağlık ve sıhhat dolu günler dileriz. Çocukların gözlerinden öperiz. Bilmem kim ailesi”. Sözcükler benzer olsa da her aileye giden kartpostal farklıydı. Gidecek aileye özeldi. Şimdiki gibi herkese bir anda gönderilen mesajlar, mailler ya da sosyal medyada paylaşılan benzer sözcükler gibi değildi. Kartpostal ya da mektup göndererek bayramını seyranını kutladığınız aileden yanıt gelmez, bir sonraki bayram ve seyranda onlar size bir tebrik kartı göndermezse üzünülürdü. Tek taraflı olarak bir süre yürüse de bu iletişim bir süre sonra biterdi. Şimdiki gibi bir karmaşa yoktu; kimin kime ne gönderdiği, ne kutladığı belliydi. Gönderiler de, gönderilen de değerliydi ve hissettirilirdi. Bu nedenle yanıt alınamadığında üzünülürdü.

           

Eskiden doğum günlerinden çok ölüm yıldönümleri kutlanırdı. Çünkü Anadolu’da pek çok insanın nüfus cüzdanı ancak resmî bir iş lazımsa çıkarılırdı. Okula gitmek, devlet dairesinde işe girmek gibi. O da genellikle 1.1.19.. olurdu. ‘Ben ne zaman doğdum ana?’ diye soracak olsanız; ‘kuzular süte durduğunda, bademler çiçek açtığında, tarlaya tohum attığımızda, Sürmeli buzağıladığında’ yanıtını alırdınız. Öldüğünüz tarih ise kesindi. Mezar taşına yazılır, her yıl Mevlit okutulup çocuklara lokum dağıtılırdı. Şimdi ise doğum günleri daha önemli. Var olduğumuzun, yaşadığımızın bir göstergesi olarak belki de, herkesin ekonomik durumuna göre, bazen ekonomik durumun koşullarını bile aşarak kutlanıyor. Bir yaşındaki çocukların bile doğum günleri orkestraların tutulduğu, havai fişeklerin patlatıldığı partilerle kutlanıyor. İnsanlar hiçbir şey anlamadan bakan, bazen korkudan ağlayan çocuğa hediyeler vermek için yarışıyorlar. Kim bilir ileride bu hediyenin karşılığını alabilirler diye. Eskiden tevellüdü o kadar eski olmayan, doğum tarihi belli olanların bile doğum günleri bu kadar abartılı kutlanmazdı. Okuldan bir kaç arkadaş çağrılır, annenin yaptığı çikolata sos kaplı kekin üzerine konan mum üflenir, pastayla birlikte çay içilirdi. Arkadaşlarına kitap, deri olmayan cüzdan, anahtarlık, imitasyon kolye gibi hediyelerini verir, akşam karanlığına kalmadan evlerine geri dönerlerdi. En büyük beklenti, senin doğum gününde gelecek olan hediyeydi. Beklentilerimiz bile mütevaziydi. Neredeyse.

           

Eskiden bayramlar bile değerliydi, hem milli hem dini bayramlar. Milli bayramlarda yer almak prestij meselesiydi. Okul bandosunda görev almak onurdu. Önemli bir öğrenci olduğunuzu gösterirdi. Ya çalışkandınız, ya ebeveynlerinizden biri öğretmendi ya da gerçekten müziğe karşı yetenekliydiniz. Öndeki uzun sopayı taşıyan çocuğun uzun boylu olması şarttı. Ben çalışkan kontenjanından girerdim bandoya. Bir yıl, o yıllarda hepimiz bir enstrüman çalmayı öğrendiğimiz için, mandolinle, sonrasında trampet çalarak katılmıştım 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımıza. O provalar, bayram günleri ne çok hoşumuza giderdi, gerçekten bayrammış gibi yaşardık. Bu olayın angarya olarak algılanabileceğini oğlumun zorunlu olarak katıldığı bir bayramda fark ettim. Değil bayram coşkusu yaşamak, hayatının en yorucu günü olarak algılamıştı.

           

Dini bayramlar, şeker ve harçlık topladığımız bayramlardı. O yılın alınacak kıyafetleri bayrama denk getirilir, paçalar ya da etek boyları kısalana kadar gezme elbisesi olarak kullandığımız kıyafetlere gözümüz gibi bakar, biz büyümeden önce eskimesin, zarar görmesin diye itinayla korurduk. Haylazlarımız hariç. Ama o zamanlar haylazlığın bile bir sınırı vardı, hiperaktivite olarak isimlendirilip, ilaç falan başlanmazdı. Yaramazdın işte, başka bir adı yoktu bunun. Çocukluktan çıkıp, erişkin hayata geçtiğimde ben de bayramları tatil olarak algılayan güruha katıldım bir dönem. Öyle ya bütün yıl çalışıyordum, yılda bir kez önüme çıkmış tatil fırsatını kaçıramazdım. Çünkü birinde mutlaka nöbetim olurdu. O yıllarda dini bayramlar benim için tatil yapılacak günlerdi. Ne zaman babam öldü, bayramlar benim için babamı özleme, annemin yanında olma zamanları oldu. Kim bilir belki de yaş kemale ermeye başladığı içindi.

           

Eskiler ve yeniler.... Hep farklı olacak, hep kuşak çatışması yaşanacak. Belki de en önemlisi her anı, her anıyı dönemine göre değerlendirebilmek, anlayabilmek. “Bizim zamanımızda” diye başlayan sözlerimizi “şu anda” ya olumlu devindirmek...

 

 
Etiketler: Eskiler, ve, Yeniler,
Yorumlar
Haber Yazılımı